08 Nisan 2009 Çarşamba

Ne Güzel Bir İnsandın Robert Jr. Abi...

0 yorum

Iron Man öncesi varlığından haberim bile yoktu. Filmde karizman karşısında saygı duydum, yerlere eğildim ama bu nedir allasen? 1.73 cm boyun kompleksine girerek karizmanı çizmene ne gerek vardı? Bende 1.70'im, kompleksiliyim, benden uzun boyluları sevmem ama yine de olmamış o topuklar birader...

Artık Iron Man 2'de kıçınla dağları da yıksa, tırları havaya fırlatıp tutsa bile benim gözümde Robert Downey Jr. bitmiştir. Bir daha da gelmem...

22 Şubat 2009 Pazar

Bitmeyen Çalışma

0 yorum

Benim blog iyiden iyiye Ankara Kızılay Merkezi'yle aynı akıbeti paylaşmaya başladı maalesef. Askerliğimi yaptığım Diyarbakır'da misafirhanelerde, tugayda vs. hiç internet olmaması, internete bağlanmak için aldığım Turkcell Connect kartın rezalet birşey olması, benim üşengeçliğimde eklenince askere gittiğimden bu yana tek satır yazı yazamadım. Sanıyorum ki durumu bir süre düzelteceğim ve yazılarıma devam edeceğim. Yoksa "kepenkleri kapatıyoruz dostlar" demektir.
Beklemede kalın.

20 Kasım 2008 Perşembe

The Devil Went Down to Georgia

0 yorum
Last.fm'in radyosunda keşfettiğim bir şarkı The Devil Went Down to Georgia. Aslında Charlie Daniels Band'ın enfes country şarkılarından birisi olsa da Primus isimli grubun bu şarkıya çektiği klip efsanedir. Biraz Tim Burton havası almadım değil...

Ayrıca şarkının bir de metal coverı var ki o apayrı olmuş.

Şarkının konusu Tanrıyla ruh çalma yarışı içindeki Şeytan öne geçmek için dünyaya iner ve benim de şu an içinde bulunduğum Georgia eyaletine yolu düşer. Burada kendi halinde keman çalmakta olan redneck Johny ile karşılaşır ve ona bir yarışma teklif eder: Eğer şeytan Johny'den iyi keman çalarsa ruhu onun olacaktır. Sanılanın akisne Johny, Şeytan'ın eline verir :)

Buyrun klip:

[REC]

0 yorum

Öncelikle buradan bu filmi çeken yönetmenlere ve yazan senaristlere bir çift lafım olacak: "İnsan insana bunu yapar mı?" Korku filmlerini seven bir insanım, genelde izlerken üçbuçuk attığım, ışıkları açtığım falan çok oldu ama REC'deki gibi ellerim titreyerek bilgisayarı kapattığım 10-15 dakika hava alıp kaldığım yerden devam ettiğim bir film hiç olmadı. (Cannibal Holocaust'u ayrı tutuyorum.) REC, her ne kadar "Bööh! Canavar!" gibi bilindik Hollywood klişelerini kullansa da, beni korkudan elimi ayağımı dolaştırmayı başaran ilk film olduğu için tebrik ediyorum. Bu yüzden film gözümde 1-0 önde başladı. 


Filmin konusu en zayıf noktası diyebiliriz. Yerel bir kanal için reality show yapan Angela (spiker) ve Pablo (kameraman) Barcelona İtfaiye Dairesinde bir geceyi çekerken gelen bir ihbara itfaiye görevlileri ile intikal ederler. Olay bir apartman dairesinde yaşlı bir kadının cinneti gibi görünmektedir ancak, tabi ki, hiçbirşey göründüğü gibi değildir.

REC kimisi yılların klişeleri, kimisi yeni olan korku-gerilim filmlerindeki popüler teknikleri çok güzel harmanlamış. Filmde son zamanlarda çok popüler olan aksiyon kamera kullanmanın verdiği gerçekçilik hissini ve omuz üzerinden bakış açısının seyircinin görüş açısını kapamasını başarılı kullanıyor, gayet klişe olan "Böö canavar!" korkutma tekniği de gayet başarılı olmuş (filmin sonlarında kamera lambasının yakıldığı ve finalde aynı lambanın kırıldığı sahnelerde yerimden sıçradım diyebilirim.) Fakat bunun yanında bence filmin en büyük avantajı klostofobiyi tür filmlerinin hemen hepsinden çok daha etkin kullanmış yönetmen. Onlarca zombi filminde kullanılan kapalı alana sıkışmışlık hissini en iyi veren film buydu bence. Ayrıca yine Cloverfield ve Romero Usta'nın Diary of Dead filmlerinin en zayıf noktaları oyunculukları bu filmde artı hanesinde. Bütün oyuncular çok başarılı... Ancak ciddi senaryo zayıflıkları filmin en zayıf noktası diyebiliriz. Özellikle finaldeki Teras katı ve olayı dine vs. bağlama çabası bence çok gereksizdi.

[REC] bence çok başarılı bir korku filmi. İspanyol yapımcılar Japonlara kafa tutacak bir esere imza atmışlar. Seyretmeyenlere tavsiye ediyorum.



14 Kasım 2008 Cuma

Bizim Evin Halleri

1 yorum
Bu diziyi bilen bilir, ben okulu bitirip işsiz işsiz evde takıldığım dönemde izlemeye baslamistim. Aslinda TRT'nin ogle kusaginda ev hanimlarina yonelik yaptigi Ferhunde Hanımlar'ın devamı bir dizidir kendileri. Ankara'da yetenekli ve saygın bir tiyatrocu kadrosuyla her ailenin yasayacagi konulari isler her bolumunde. Oyle kotu karakterler, yikimlar, aksiyonlar falan olmadigi icin hicbir tansiyonun yasanmadigi oyle bir diziydi iste. 100 bolum izlemeyin maksimum 3 bolumde durumu toparlayabiliyordunuz cunku neredeyse hic gelisme yasanmiyordu.

Nooldu ne bitti bilmem ama TRT yonetimi yeni sözleşme yapmadı yapımcılarla dizi de neredeyse tam kadro olarak Kanal1'e geçti. Ancak kanal 1 yonetimine cok bayik gelmis olmali ki senaryo resmen brezilya dizisine cevrildi. Bitmeyen firtinali asklar, ailedeki herkesin psikopata bagladigi bir yapimhaline geldi. Ayrica bir suru iyi oyuncusu ayrildi, onlarin yerine dandik dandik oyuncu musvetteleri toplandi vs. Kisaca sacma sapan bir dizi oldu Bizim Evin Halleri. Su an bolumlerin yarisi flashbackler (lost gibin) ve ic seslerle geciyor. Kalaninda da millet sayko sayko birbirine bagiriyor falan.

Simdi bu kadar laf ettim ama ABD'ye gittiğimde farkettim ki çok bağlanmışım ben bu diziye. "Ya Ruzgar cocugun kendinden oldugunu ogrendi mi?" "Neva ve Sefa baristi mi?" "Manyak Seyda oldu mu?" gibi sorular aklima takiliyor.

Simdi aradaki farki anlatmak icin karakterlerin TRT ve Kanal 1'de ki hallerinden bahsedeyim de anlayin demek istedigimi.

Sefa

TRT'de ki bolumlerde tertemiz yuzlu issiz gucsuz, acaip komik ve capkin bir karakterdi. Neva'ya bin turlu numara ceker aklini almaya calisirdi. Su garip slart'in hayallerindeki imaja sahipti.

Kanal1'de pala biyikli, psikopat, her birseye bagiran, karisini ilkokul arkadasindan bile kiskanan bir deliye dondu. Paso icip, paso kavga ediyor. Neydin ne oldun be abi.

Ruzgar

TRT'de romantik, eglenceli, Misket'in askindan haberi bile olmayan bir karakterdi. Bir yerde bu ask dizinin temeliydi, merkeziydi. Oynayan elemanda iyi oyuncuydu.

Kanal1'de bu adami portlek gozlu bir salak canlandiriyor. Bu portlek gozlerini portletip portletip triplere giriyor falan. Hele bir de tartismalarda her kelimeyi bastira bastira agir agir, gerizekaliya laf anlatir gibi konusmasi yok mu... Uyuzum uyuz.

Misket

Turuncu sacli, super bir ablamizdir. TRT'de sehirli cocuga sirilsiklam asik bir koylu guzeliyken, Kanal1'de upgrade edilmis super istanbul agzi ile konusan siradan bir ankara hatunu olmustur. Yasadigi sikintidan sonra "Anarsii!!!! Anarsi!!!!!!!!" diye bagirip pazar filelerini kollarina falan gecirerek gotik olmasini bekliyorum. Ayrica portlekten bir cocuk peydahlama noktasindadir. Portlege soyleyemez niyeyse. (Unuttum nedenini)

Neva

Ahh ahhh TRT'de hafif dombili ama cok tatli bir hatundu. Inanilmaz bir rol yetenegi vardi. Acaip kaprisleri vardi falan. Icten ice Sefa'ya yanikti.

Kanal1'de ask ucgenine dahil oldu, oynayan abla cocuk yapacagi icin diziden ayrildi. Yerine bilkentli super guzel ama odundan kotu rol yapan bir hatun koydular. Dizideki gorevi bunalim takilmak, surekli aglamak. Bu da gotik olma yolunda hizla ilerliyor. (Siyah kiyafet, siyah makyaj yani) Aglamaktan gozleri akacak kizcagizin. Benim izledigim 6 aylik periyodda bir gun mutlu oldugunu gormedim.

Rikat

Portlegin annesi. TRT'de modern avrupali gibi gorunmeye calisip kokleri nedeniyle arada kalmis bir karakterdi. (Acaip teyzeme benzetirim bu huyunu) Boyle sergilere, fuarlara katilir. Isine gelmedikce yemek memek yapmazdi.

Kanal1'de oglunun basina Seyda diye bir bela sardi ki oyle bir hatunu benim annem basima saracak evlatliktan ayrilirdim kesin.

Peyami

Portlegin babasi... TRT'de hafif saskaloz, kendi halinde marangozdu. Kanal1'de Gandalf gibi mubarek herkese nasihat veriyor. Super sesi var yalniz.

Ismet (kadin bu)

TRT'de ki haliyle bu hali arasinda cok fark yok. TRT'de cocuk yapamiyor diye bunalimdaydi. Burada da evlatlik aldigi cocugun gercek annesi cikar diye bunalimda. Severim ama en tutarli karakter dizideki.

Ismet'in yaratik kizi

Boyle biyikli, esmer, rol yetenegi sifir otesi, cirkin birsey dusunun. O kadar, baska birsey dusunmeyin. Gorundugu yerde kanali degistiriyorum. Isin kotusu TRT'de de vardi bu kiz. Daha iyisini bulamamis mi koskoca trt. Ya gozu acik uyuyor numarasi yapan kac oyuncu vardir acaba? Sevmem yolda gorsem doverim.

Bu arada aileden hic bahsetmemisziz. Cok karisik bir aile bagi var. Ben cozene kadar 3 ay gecti hemen ozetleyim.

Simdi bir Nebiha Hanim Teyze var. Anneanne iste, bunun kocasinin (r.i.p.) Fincan diye bir kardesi var. Fincan'inda Sadik Ali diye bir esi var. (ilkokul cocugu gibi cumle kuruyorum. Olmuyor.)

Evet simdi Nebiha Hanim Teyze'nin Rikat, Ismet ve oooo Sazuman yada onun gibi bir ismi olan 3 cocugu var. Bu uc cocuktan Ismet, Fincan Teyze'nin oglu ile evli iste. (Neydi ismi unuttum.) Rikat nereden geldigini bilmedigim Peyami ile evli, Sanziman'da ismini unuttugum bir abla ile evli. Bu ablanin da Sakiz diye bir annesi var.

Ucuncu kusaga gelirsek: Ismet ile Fincan'in oglunun Yaratik isminde (ehehe) bir kizlari var. Kiz evlatlik. Kizin esas annesi sinsi Keriman (yada yaratikin deyimiyle Kemiran) bunlarin surekli cevresinde falan. Ismet'in is arkadasi deli Sally (yabanci mi bilemem) var. Geveze bir kadin.

Rikat ile Peyami'nin Ruzgar ve ismini unuttugum 2 cocugu daha var. Ruzgar anneannesinin yaninda kalan Misket isimli turuncu kafayla iliski icinde. (Turuncu kafa Fincan'in koylusu.) Ruzgar'in ariza otesi Seyda diye bir karisi var. (Off cok karisti.) Peyami'nin de Safa mi Sefa mi neyse oyle bir kardesi var. Bunlarla oturuyordu TRT'de.

Sazuman abinin 2 kizi bir oglu var sanirim. Ruya isimli ortanca dizinin en guzel karakteriydi. Ingiltere'ye gitti. Babasi giderken bunun resmen agzina ettigi icin geri donecegini pek sanmiyorum diziye. Neva'dan bahsettik. Sefa ile takiliyor. Birde Neva'ya asik gazinocular krali (hehe) Cetin abimiz var ki karizmadir kendisi saygi duyarim. Cetin abinin isi elinde viski bardagi ile nevayi hayal etmek, kalan bos vakitlerinde de Sefa'dan dayak yemektir.

Bunlarin yaninda birkac karakter daha varda unuttum. Bilenler hatirlatsin, yazsin.

13 Kasım 2008 Perşembe

İzlerkenkiler

2 yorum
Herşeyde bir kusur bulan, bardağa baktığında bile "bu bardağın niye yarısı boş lan!?" diyebilen Yiğit sinema blogu açmış, öfkesini filmler üzerinden kusmakta. Beğenmediği filmleri izlediğiniz sürece faydalı bir blog olacağını düşünüyorum.

Bloga buradan ulaşabilirsiniz.

13 Ekim 2008 Pazartesi

Supernatural

0 yorum

John Winchester devlet demiryollarından malulen emekliye ayrılmış, zamanını televizyon başında Seda Sayan, Mehmet Ali Erbil vs. izleyerek geçirmeye başlamış bir aile babasıdır. Eşi ve iki oğluyla birlikte Kansas'da hayatını idame ederken bir gece evde gezinen bir tip görür, peşi sıra eşi odanın tavanına çıkartılıp, meşale gibi yanar (ulan anlatamadık). Bir takım alengirli işler döndüğü ortadadır, John'da olayların üzerine gidince aslında hayal ürünü sanılan türlü türlü ecinnilerin (zombi, hayalet, cin, ajdar falan gibi) gerçek olduğunu ve insanlara zarar verdiğini öğrenir. Karısının ölümü ile gözünü intikam bürüyen aile babamız bu yaratıkların köküne kibrit suyu ekeceğine yemin eder ve Emekli John Beyamca'dan, Avcı John Winchester'a evrim geçirir.

Bu olaylardan 22 yıl kadar sonrasına gideriz hemen, John amca'nın küçük oğlu Sam üniversitede hukuk okumakta, çılgın partilerde eğlenmekte, sevgilisi (taştır) ile fanteziden fanteziye akmaktadır. Gayet hayırsız bir evlat olan Sam için babası ve abisi zerre umrunda değildir, ancak bir gece abisi Dean damlar ve babalarının kaybolduğunu, bulmak için onun yardımına ihtiyacı olduğunu söyler. Sam istemese de yardım etmeyi kabul eder ve dizi başlar.

Supernatural biraz Angel ve Buffy biraz X-Files epey de Dylan Dog isimli İtalyan çizgi romanından esinlenilmiş bir Amerikan dizisi. Lost veya Heroes'da alıştığımız ana hikaye üzerinde ilerleyen bölümler değil, her biri küçük bir hikaye içeren farklı farklı bölümlerden oluşuyor. Bu da temponun çoğu zaman düşmesine, ana konuyu izlemek isteyen izleyicinin bunalmasına neden olabiliyor. Amerikalıların "Filler" (doldurucu veya dolgu olarak çevirebiliriz.) dediği bu bölümler özellikle ilk 2 sezon birbirinin kopyası gibi birşey. Sürekli önce bir kurban ölüyor, sonra kardeşler olaydan haberdar oluyor, inceleme yapıyorlar, arada bir iki kişi daha ölüyor, sonra olayı çözüp (genelde babalarının günlüğündeki notlardan) yaratığı vs. öldürüp, arkada Dean'a yanık bir kız bırakıp başka bir kasabaya gidiyorlar, baba yadigarı 67 model Chevy Impala eşliğinde.

Bir diğer eksi yanı bu dizinin CW'de yayınlanması. CW hakkında bilginiz var mı bilmiyorum ama tüm olayını pembe dizi ve bizde Show'un ATV'nin falan gösterdiği "Gelinim Olur Musun" "Popstar Alaturka" vs. gibi şovların üzerinden sağlayan bir kanaldır. Bu sebeple, dizi ne kadar güzel olursa olsun, CW istediği retingleri alamadığından genelde en çok bütçe kesintisine uğrattığı programı olma kaderinden kurtulamıyorlar. Bu kesintiler nedeniyle ana karakterler Winchester kardeşler dışında 3 sezon devamlılık sağlayan bir yan karakter yok maalesef. Bu da konunun akışında kopukluklara neden olabiliyor. Büyük ölçüde referans aldığı X-Files'da bile devamlı görünen 3-4 yan karakter varken Supernatural'da olmaması büyük eksiklik bence.

Artılara gelelim. Bir kere Supernatural oldukça fazla sayıda Classic Rock ve Amerikan Popüler Kültürüne yapılan göndermeler içeriyor. Daha önceden blogumda bu göndermelerden biraz bahsetmiştim. Eğer rock dinleyen ve seven birisiyseniz diziden alacağınız zevk, normal bir izleyiciye göre, iki-üç kat fazla olacaktır. Ayrıca iki ana karakter olan Jared Padalecki ve Jensen Ackles'in uyumları inanılmaz diyebilirim. Bu ikilinin birbiriyle atışmaları için bile izlenir dizi. Tabi ayrıca korku kültüründen hoşlanıyorsanız hayaletler, iblisler, zombiler vs. ile dolu bölümlerde cabası.

Artı ve eksilerini tarttıktan sonra elde kalan sonuç bence vasatın üstü, güzel bir seyirlik olduğu yönünde. Lost, Battlestar Galactica veya Prison Break arasında izlenebilecek çerezlik bir dizi. Bir bakın derim.

12 Ekim 2008 Pazar

Blindness

0 yorum


Blindness'i Arabölge'den duyduğum, konusu çok ilgimi çeken bir filmdi. En sonunda cuma günü izleme fırsatı buldum. Salonda benden başka 4 kişi daha vardı. (arkamdaki siyahi çift filmi izlemeye gelmemişti.) Neyse bence bu filmi o salonda izleyen 4 kişi ve Dünya çapında filmi izleyen pek pek az insan (filmin herhangi bir gişe başarısı elde edeceğini düşünmediğimden böyle diyorum.) çok şanslı, çünkü yapılmış en iyi distopia filmlerinden birisini izlediler.

Blindness'a iki noktadan bakmak gerekiyor bence. Birincisi yönetmenin sunumu. Yönetmen Fernando Meirelles seyirciyi de kör etmeye çalışmış sanırım. :) Sahne geçişlerinde ekran bembeyaz oluyor, bir iki saniye böyle kalıyor. Pekçok sahnede ışık çok az kullanılmış veya hiç kullanılmamış. Aynı karakterler gibi seyircide diğer duyularını kullanıyor filmi izlerken.

İkinci nokta filmin anlatmak istediği... Filmde körlük hastalığı üzerine hiçbir bilgi yok. Nereden geldiği, nasıl bulaştığı vs. hiç bahsedilmiyor. Filmde tam bir son bile yok diyebilirim. Anlatılan sadece körlüğün başlangıcından pik noktasına ulaştığı ana kadar yaşananlar. Görme ve utanma arasındaki bağlantı çok başarılı anlatılmış (burada orjinal kitabın artısı büyüktür sanırım.). Utanma duygusunun kaybı ile ahlakın nasıl çöktüğünü dehşet içinde izliyorsunuz. (En azından ben öyle izledim.) Bir de filmin bu noktasında uyarayım. Filmde tecavüz, çıplak, kirli insanlar vs. çok sık gösteriliyor. Bunlardan rahatsız olan birisiyseniz gitmeyin derim.

Toparlayayım. Bence Blindness son yıllarda izlediğim en güzel distopia filmi. Equilibrium'la falan karşılaştırılmaz bile. Neyse fırsat bulursanız izleyin.

11 Ekim 2008 Cumartesi

Küçük Şarkı Evreni

0 yorum

Belki komik gelecek ama sesi güzel kızlardan nefret ederim. Kendimi bildim bileli sesi çirkin bir insanım, babamın, anamın sesi de güzel değildir ama ben ergenlikten sonra iyice karga sesli birisine döndüm. O yüzden toplum içinde bağıra çağıra şarkı söyleyemiyorum. Bence herkesin canı isteyince bağıra bağıra şarkı söyleme hakkı olmalı bence ama sesi çirkin insanlara genelde bu hak verilmiyor. Başa döneyim, sesi güzel olan kızları sevmiyorum çünkü bu insanlar siz şarkı söylemeye başlayınca kendi berrak sesleriyle sizi bastırmaya çalışmak gibi bir huyları vardır genellikle. Belki başkasında olmuyordur ama ben benden daha güzel sesli birisi şarkıma eşlik ederse refleks olarak susuyorum. Hatta bu yüzden, herkes eşlik etmesin diye, yabancı müzik dinlemeye başladım. Neyse girişi çok uzattık demek istiyorum ki, eğer Aydilge benim lise veya üniversite arkadaşım olsaydı muhtemelen ona çok feci gıcık kapardım.

Küçük Şarkı Evreni, Şarkıcı-Yazar-Radyo Programı Yapımcısı Aydilge Sarp'ın 2006 yılında piyasaya sürdüğü ilk albümü. Genel olarak Türk Rock ve Popuna karşı ön yargılı birisi olmama karşın ilk dinlememle birlikte sevdiğim, bütününe baştan sona bayıldığım ender albümlerden birisini yapmış Aydilge. Türk Kahvesi tadında, tiryakilik yaratıcı çok güzel bir sesi var şarkıcının ve hafif oryantal havalar içeren şarkılara çok güzel gitmiş. Albümde öne çıkan bir şarkı bence yok ama Ay Aynamdır, Postmodern Aşk, Yanıyor ve Bu Gece Ben Ay benim özellikle sevdiğim şarkılar.

Bu güzel albümü müzik dinlemeyi seven herkese tavsiye ediyorum. Aydilge dilerim bu kalitede albümler yapmaya devam eder.

17 Eylül 2008 Çarşamba

Pambıh Pirenzez

0 yorum

Gördüğüm, okuduğum en kolpa masal kahramanlarından birisiydi Pamuk Prenses. Şizofren belirtileri gösteren (aynalarla konuşmak, el kadar sabiyi kıskanıp öldürmeye çalışmak vs.) bir cadı, cücelerin yabancı kimseye kapıyı açmaması gerektiğini tembihlemelerine karşın, eve gelen ilk yabancıyı içeri buyur eden, verdiği elmayı sorgusuz sualsiz yiyen en hafif tanımla keriz Pamuk (orjinali Snow White'dır bu arada.) ve gece gündüz madende çalışıp eve ekmek getiren, Pamuk'un bir dediğini iki etmeyen ama bütün bunlara karşın terkedilen cüceler ve kızı öpüp beleşe konan prens...Sanırım Pamuk Prenses Grimm Kardeşlerin çocuklara attığı en büyük kazıktır desem yanlış sayılmam.

Aslında Pamuk Prenses bugünkü sevimli, masum çocuk masalına dönüşene kadar epey yontulmuş bir hikaye. Örneğin; ortaçağ Almanya'sında ortaya çıkan masalın ilk versiyonlarında cadı karakteri yoktur, esas hikayede Snow White'ın güzelliğini kıskanan ve öldürmek isteyen bizzat öz annesidir. Tabi Disney bu hikayeyi sinemaya uyarlamak istediğinde böyle bir aile trajedisi yerine biraz daha toplum tarafından kabul edilebilir olması için tüm kötü yönleri üzerine çeken şizofren cadı karakterini yaratmışlar.

Bir başka ilginç nokta da, orjinal masal hatta Grimm kardeşlerin versiyonunda Pamuk Prenses'in hikayede sadece 7 yaşında olması, bu yaşta Prens ile evlenmesi. Bugün internette aile içi ensest ilişkiler, 9 yaşında hamile kalan kızların iç karartıcı haberlerini okursanız, mutlaka okuyucu yorumlarında "Dünya nereye gidiyor?" "Kıyamet yaklaşıyor." vs. gibi çığırmalar görürsünüz. Gerçek şu ki ortaçağda 6-7 yaşında veya aile içi evlilikler yaygın bir durumdu. Dolayısıyla o zamanki toplum bu durumu yadırgamıyordu. Ancak Disney yine tepki çekmemek için Pamuk'un yaşını büyütmüş, yasal alkol içme yaşına getirmişlerdir.

Masal ve orjinleri bir yana bu yazıda esas bahsetmek istediğim şey dehşet Alman metal grubu Rammstein'in Sonne şarkısına çektiği klipti. Şarkının güzelliği bir yana, klipte gösterilen sarkastik Pamuk Prenses imajı (altın tozunu damardan veren, cüceleri oynayan grup üyelerine her türlü eziyeti, sado mazo tavrı takınan bir prenses) çok hoş olmuş, gıcık olduğum bu masala farklı bir bakış açısı kazandırmış. Ayrıca klipteki Pamuk'u oynayan kimse ilik gibiymiş. (Resimdeki değil.)

Hikayenin anafikri: Eğer kısa boylu, tipsiz birisiyseniz, ne yaparsanız yapın, kızı zengin ve yakışıklı olana kaptırırsınız.